pinokyo

14 07 2009
pinokyo

pinokyo





kalem ve kağıt

1 06 2009

kalem ve kağıda ihanet ediyormuşum gibi geliyor buraya yazarak.





sarı

18 05 2009

 

yeşil yeşil çimenleri gördüğünde

kırmızı kırmızı koştu önce

pembe pembe gülerek

nefes nefese kaldı mor mor

yemyeşil çimenlerin üzerine uzandı

masmavi gökyüzüne bakarken

mor mor nefeslendi.

pembe sarı gülümsedi bu defa

zamandan üç beş saniye çaldı.

kahve rengi gözlerini düşünüp

sarı sarı hüzünlendi yalnızlığına.

 

18 mayıs 2009- pazartesi





keyifsiz sabah

15 05 2009

keyifsiz kalktım bu sabah. ağızımın tadı tuzu yok. çayımı içtim yine aynı. tatsız tuzsuz. kahvaltım da öyle. keyifsiz. sanki köyü birşey olacakmış duygusunu hisseder ya insan, öyle işte. henüz olmadı da bekliyorum. ne olacaksa olsun…

çıktım evden. deniz havası iyi gelir belki diye.

ikide birde neden saate bakıyorum ki. her baktığımda ya bir dakika ya iki dakika geçmiş oluyor. evet bir iki derken bir bakmışsın koca gün koca gün hiç birşey yapmadan geçmiş. zaman yine ispatlamış ki hiç bir işe yaramıyorsun. böyle boş boş daha kaç saat geçecek bilmiyorum. keyifsiz ama bu durum. can yakıcı hatta. yoksa vaz mı geçmeli artık. başka bir iş mi denemeli. 25 seneyi buruşturup çöpe atmak ta zor bir karar tabi. artık hayat nereye götürüse diye düşünüp kendi haline mi birakmalı. acaba nasıl bir taksi şoförü olur ki benden? bakalım zaman ne gösterecek…

çevrede masalarda oturan bi dünya insan var. unuttum sanırım söylemeyi. sahildeyim. çay içiyorum oturmuş. bahar gelmiş. dışarıda insanlar. kurtulmuş kışın karanlığından, atmış kendini dışarı. herkes güneşle sevişmede.genci yaşlısı herkes…

tanıdık insanlar çoğu tabi. arada tanımadıklarım da var elbet. ya tesadüfen gelmişler. en azından müdavimi değiller buranın.

herkesin derdi başka. kulak kabartıyorum, izliyorum.

kimi dün akşam ki maçtan konuşuyor.

- volkan’ın yerine öbür volkan olsaydı böyle bitmezdi be abi,

- o da çok yaktı bizi ya, hatırlasana geçen sene gs maçını….

- yok abi bence yönetim de sapıttı. kaç senedir alınmamış ya kupa. bişeyler yapsalardı, alsalardı….

solumdaki masada iki teyze, 60 civarında yaşları. yanlarında 25-26 sında bir genç, galiba otistik.

- buralar çok değişmiş diyor biri, diğeri dinliyor. belli ki daha öncelerini de biliyor buraların. anlatıyor;

- eskiden burada kayıkhane vardı, elinle işaret ediyor çocukluğumuzda balık tuttuğumuz kayıkhanenin yerini.

- şu ileride de bir gazino vardı, adını hatırlayamadım şimdi diyor. kısa birsüre düşünüyor.

- aa bak hatırlayamadım adını diyor hayıflanarak.

- miltiyadi….

diyor yan masada, mahallenin kızlarından biri.

mahallenin kızları 100 yıldır buradalar benim bildiğim. ben küçüktüm. idmana gelirdim kulübe, onlar buradaydılar. ben eşşek kadar adam oldum, onlar hala buradalar. sanırım hep te burada olacaklar.

- a evet evet miltiyadi diye onaylıyor unutkan teyze gülümseyerek ve minnet duyarak aynı zamanda bu hatırlatma için.

unutkan teyzenin karşısındaki teyze de gülümsüyor. ya duruma, ya hatırlatan teyzeye, çözemedim.

- ben sizi tanıyorum diyor hatırlatan mahallenin kızı. aksu’dan diyor. birlikte çalıştık aksu’da. adınızı çıkaramadım ama hatırlıyorum simanızı.

hatırlatma sırası ona geldiği için gizli seviçli bir ses tonuyla

- meral diyor. sizde bana yabancı gelmediniz aslında, çok oldu tabi derken o gizli sevinçli ses tonunun yerini durağan bir hüzün alıyor.

bir an sessizlik oluyor.

- şey vardı orada. hani topluca nezaket miydi adı diye eskilerden bir sohbet başlıyor tatlı tatlı. aksu’da çalışmamış ne hatırlayan ne de hatırlatan olmayan, dinleyen teyze can kulağıyla olmasada dinliyor gibi yapıyor bu tatlı sohbeti.

- abi çay!

- ver diyorum.

dönüp yan masaya gidiyor.

- çaaay!

diyor. ortadaki a yı biraz uzatarak ve biraz da sevimli olmaya gayret ederek ama aslında sadece şımarık olabilen bir ifadeyle genç garson.

- ver oğlum ver ama açık olsun, çarpıntı yapıyor diye açıklıma yapma ihtiyacı duyuyor dinleyen teyze.

ilk defa duyuyorum sesini dinleyen teyzenin. çok da ilginç değil. hiç bir özelliği yok yani. sıradan bir 60 yaşında dinleyen teyze sesi işte diye saçma bir düşünceye kapılıyorum.

çayları asaya koyan kendini sevimli sanan ama aslında şımarık olan garson çocuk dönüp giderken, utanmadan ve yüksek bir sesle bu çaylara tavşan kanı yakıştırması yapıyor. gülümsüyorum.

- sahtekar diyorum. kandıramazsın beni, başkalarını belki ama beni asla kandıramazsın diyorum elimdeki bardaktaki çaya. utanıyor çay. yok diyor ben söylemedim, garsonun uydurması abicim. şımarık işte.

telefonum çalıyor.

hüseyin

uzun zamandır görüşmüyoruz. hayırdır diyorum önce, sonra bakırköy’e gelmiştir o yüzden arıyordur diye geçiriyorum içimden.

açıyorum. düşüdüğüm gibi çıkıyor. bakırköy’e gelmiş.

gel diyorum sahildeyim.

yine memleketi kurtaracağız içinde bulunduğu boktan durumdan anlaşılan. bu adam hep böyledir. bir sürü tez sürer ileri. kendide inanmaz ya ama yine de tez üretir ta ki ben okkalı bir küfür savurana kadar.

bütün bunlar olurken çayım buz gibi olmuş yazarken ben. bir çay daha söyliyeyim. karbonatın da iyi geldiği bişey var mıdır acaba? soğutmadan içebilmek için kağıdı kalemi bırakıp kaldırıp ortadan, unutan, hatırlatan ve dinleyen teyzelerin, kimi zaman komik kimi zaman hüzünlü hoş sohbetlerini dinlemeye başlıyorum.

aklımdayken söyliyeyim. bekledim bekledim kötü birşey olmadı.

 

14 mayıs 2009-perşembe





20_07_2008 de yazmışım

12 05 2009

bu dünya

bilmiyorum başka bir dünya var mı? o yüzden bu dünyaya ve bu hayata bütün sitemlerim. bilmiyorum bilsem öbürüne de söverim. bildiğim bir başka şey de bütün bu sitemlein ve sövgülerin kimsenin umrunda olmadığı. ne bu dünyanın ne de bu hayatın ve ne de çok yakınım sandıklarımın. her fırsatta söylerim ama inanmak ta istemem; öyle olmamalı çünkü olmamalı. doğru olan bu değil ama insanoğlu tek başına hayatta. hani sosyal bir hayvandır, düşünen bir varlıktır tanımları falan palavra buz gibi. uydurmuş birileri kıçından. aynaya bakıp; tek başınasın oğlum bu düntada demek beni kesmiyor. ütopyadır belki de ama böyle tek başına olmamalı. biryanlışlık var, ya insanın tanımı yalnış yada insanoğlunun yaptıkları. ikisinden biri yalnış… belki anlarım ileride, büyüdüğümde, aklım erdiğinde ama şimdilerde aklım pek ermiyor anlamaya. kafam karışık. çok hem de. aklım beni idare etmeye yetmiyor ne yazık ki. hadi eyvallah şimdilik. ha pardon son bir soru… ben olmasam dünyada ne eksik olur ki sanki…? hadi eyvallah…




06_07_2007 de yazmışım

12 05 2009

sokak kedisi

zor demişti. inanmamıştım. daha doğmamıştım bile…
şimdi anlıyorum biraz biraz. aslında zor değildir belki de kimilerine göre. ama ben galiba anlıyorum yavaş yavaş artık zor olduğunu hayatın. anlıyorum ki; mutlu olmaya hakkım yok benim yumağıyla oynayan bir sokak kedisi kadar.  (*)
maskemle dolaşacağım artık yüzümden düşürmeden. bana baksanda göremeyeceksin. oysa ben esir düşsede teslim olmayanlardandım.
(*) hey okuyucu (varmı bilmiyorum ?) her kimsen şu an çalan şarkıya inanamayacaksın. sorarsanız söylerim ama yazmıyacağım buraya (ZO-ASD)




28_05_2007 de yazmışım

12 05 2009

çelişki

bir sürü şey var yazılacak. hem de bir sürü. bilmiyorum ki buraya yazdıklarımı okuyan var mı? belki vardır her ne kadar benim habrim yoksa da. belki de yoktur. belki vardır belki yoktur. vardır, yoktur.
ben en iyisi yazmıyayım. ya yoksa okuyan? ne diye yazayım ki o zaman, paylaşmayacaksam kimseyle. bir kağıt bir kalem ise sadece paylaştığım. yok yok yazmıyayım. ama ya varsa ?
ama ya varsa… varsa eğer okuyan o halde hiç yazmıyayım. ya yazdıklarımı okuyorsa, ya öğrenirse… yok yok ben en iyisi yazmıyayım.
ve yazmıyorum işte…
ama sen yine de bil ki olmaz olmaz…




19_02_2007 de yazmışım

12 05 2009
çok garip
hayat ne kadar enteresan. sanırım dalgasını geçiyor benimle.
yada ben de bir gariplik var. aslında çok şey mi bekliyorum hayattan ondan da emin değilim. belki de öyledir. çok geliyordur beklediklerim. kolay mı? huzur belkiyorum. ne çok para, ne zenginlik, ne mal, ne mülk. sadece huzur.
dalgasını geçiyor, eminim.
tamam ya. öyle olsun. aldık kabul ettik. nasıl bildiğini okuyorsa hayat bana. ben de onu ciddiye almıyorum işte. bundan sonra böyle.
ne demiş üstad.
ne atom bombası
ne londra konferansı
bir elinde cımbız
bir elinde ayna
umurunda mı dünya
eeee bundan gayri böle…




23_01_2007 de yazmışım

12 05 2009
unutuyorum
unutuyorum. çok akıllı olmadığımdan mı bilmiyorum. yada yazacak bir şeyler olduğu halde yazmak istememekten mi nedir ama unutuyorum işte.
aslında unutmak çok önemli değil. zaten unutmuşsun, geçmiş gitmiş, asıl sorun yazmak istediğinde çıkıyor ortaya. yazsan bir dert yazmasan bir dert. yazacağım ama yine de. ama ne yazık ki buraya değil. güzelim defterimi alıp elime, sigaramı da yakıp.
- harun bi çay gönder abi, şöyle kafa çayı olsun !
defterimi masaya özenle yerleştirip önce eski sayfaları şöyle bir gözden geçireceğim büyük bir keyifle.
” bugün keyiflisin, herşey serbest” yazmışım. gerçekten de çok güzel bir gündü diye düşüneceğim her defasında olduğu gibi.
gülümseyen dudaklarımın arasından sigara dumanı firar edip gözlerime saldıracak yine her defasında olduğu gibi. çünkü yine gözlerimden akan suya bir bahane bulmam gerekecek. ağlayacak halim yok ya. kesin sigara dumanıdır, tabi ya sigara dumanı işte. zararlı diyorlar boşuna söylemiyorlar. zararlı işte. gözlerimi yaşartıyor, hiç bir şey yapmasa. zararlı yani.
bu dümenle kendimi kandırıp devam edeceğim. diğer sayfalar. ve diğerleri. eskimiş, yıpranmış, bazıları kirlenmiş bile.
kalemin de mürekkebi kurumuştur yine, ne zamandır karalamıyorum. cebimden çıkarttığım kullanılmış bir kağıt mendille ucunu sileceğim. yine yazmayacak. hohlayıp nemlendirmeye çalışacağım. yine yazmayacak. kurumuş, kesin kurumuş. hem de taş gibi olmuş. çözülmezde şimdi bu.
- haruuuunnn. ya bi çay tabağına biraz sıcak su koyup göndersen, kurumuş bu kalem. onu şeyedicem.
- tamam abi. diyecek ve yine dönüp diğer garson çocuklara;
-hocama bi çay tabağına sıcak su koyup götürün, kalemi kurumuş, onu şeyedicek. hadi çabuk diyecek ve
- giderken boşları da topla diye tembih edecek.
çocuk benim kaleme su yetiştirme telaşıyla boşları toplama telaşı arasında harekete geçicek.
3-5 dakika sonra suyum masamda olacak
kalemi ortasındaki vidadan açmış bekliyor olacağım. sanki çok acilmiş gibi yazacaklarım sabırsızlanacağım. sıcak su masama geldiğinde kalemin ucunu sıcak suya sokup, bir iki fırt sigaramdan çektikten sonra mendili kalemin altına tutarak çıkartacağım sudan kalemin ucunu. suyun rengi siyah mavi bir hal almış şimdi. tam bulanık değil, mürekkep sudan çok yoğunmuş gibi suya henüz karışmamış. ayrı duruyorlar. sanırsın dargınlar ama içiçeler. bu yüzden suda biraz mürekkep, mürekkepte de sudan bir parça var mecburen.
kalemin ucunu kullanılmış mendilimle söyle bir güzel silip yazmayı deniyorum. ucunu mendile sürüp bekliyorum. biraz mürekkep akmalı mendile. ve nihayet arada bir yazmasada yazıyor işte. birazdan mürekkep geldikçe bu tıkanıklık durumu da geçecek. adım gibi biliyorum. biliyorum çünkü daha önce de yaşadım.
son sayfayı da ardına deviriyorum. yeni, temiz bir sayfa çıkıyor ortaya. birden okul günlerinde, sene başında yeni defterler alınır kaplanır falan ya hani. yeni bir defteri açarsın, ilk sayfasıdır. garip bir umuttur ya. sanırsın ki bu defa olacak, iyi olacak, kesin geçen yıl olduğundan daha iyi olacak. işte kafanda bunlar olur o yeni deftere o yeni ve tertemiz sayfaya ilk kalemi sürdüğünde. seremoni gibi bir şeydir o. yine ona benzer bir seremoniyle süreceğim o temiz sayfaya kalemi belki de kirletmek üzere…
bilmem kaç ocak 07, herzamanki yerde her zamanki kalemle
sevgili defterim, yine bayağı zaman olmuş görüşmeyeli. arada bir oluyor, böyle ayrı kalıyoruz. tamam kızmışsındır ama neden diye bir sor hele kızmadan. ya idam mahkumunun bile son arzusu sorulur. tamam işte geldik. yazıyoruz.
hem sen neden yazmadığımı yada şimdi neden yazdığımı duyunca çok sevineceksin ki. yaaaaa. bak yazmam ! bana iyi davran ya allah allah. sensin o.
neyse tamam yazıyorum işte… ben var ya ……




02/02/2007 de yazmışım

12 05 2009

ahanda yazdım işte

ne ki yani.

40 yaşıma gelmişim. az buz değil ha 40 sene. saçım sakalım ağardı da hala tanıyamadım mı insanları? yok ya tanıdım; hem de nasıl tanıdım. aslında insan dediğin çok karmaşık bir şey değil ki. diğer insanlarda tıpkı benim gibi. şaşar beşer. bir dolu yanlışı var herkesin kendi çuvalında. bir dünya yalnış. kimse sahici değil. yada aslında herkes sahici de bir araya geldiklerinde sahici değil.
” var ya hani şu yapılmamalı, şöyle yaparsan olmaz, çok ayıp ya ” falan işte hepsi yalan bunların, kandırmaca. herkes birbirine sevimli gözükecek ya. bi dünya kural varya yazılı olmayan. toplum kuralları. yalan işte onlar. buz gibi yalan hem de. yeminle yalan. palavra. herkes bir başkasını yanındayken inanıyor. teke tek konuştuğunda kimse inanmıyor. tamam da kardeşim bu tek tek insanlardan olmuyor mu bu topluluk… eeee ne o zaman. herkes utanıyor fikrini söylemeye, gerçek düşüncesini söylemeye; oysa ki herkes gerçek fikrini söylese, hiç problem falan çıkmayacak. zaten o zaman toplumun genel geçer kuralları insanın gerçek düşünceleri olacak. işte o zaman da böyle saçma sapan şeylerle kendi özgürlüğümüzü kendimiz kısıtlamayacağız. salak ve zaten olmayan bir takım garip kandırmacalar bizi yaralamayacak. ne salaklık değil mi?
neyse ya ben bütün bu insanların içinden sadce bir kişiyim. napiim kardeşim böyle işte. bence budur. beni afaroz edin. bence böyle. bilmiyorum belki de herkes böyle düşünüyor da kimse cesaret edemiyor. bilmiyorum hiç.
en iyisi yatıp uyuyayım ben şimdi. belki da sabah uyandığımda herşey başka olur.

bi de hani bir inanış vardır ya vatandaşlar arasında. neyse şimdi açmıyayım konuyu. uzun hikaye. ama valla söz yazıcam…

eyvallah. aslında kalemle kağıtla yazmayı severimde, bu defalıkta böyle olsun bakalım…